KELEBEĞİN UÇUŞU Bir gün, kırlarda gezintiye çıkan bir adam, kenarına oturduğu otlardan birinin dalında, küçük bir kozanın varlığını fark etti. Koza ha açıldı ha açılacak gibiydi. Adam, bunun bir kelebek kozası olduğunu tahmin ediyordu. Böyle bir fırsat kolay ele geçmez diye düşündü; ve bir kelebeğin dünya yüzü gördüğü ilk dakikalara şahit olmak istedi. Dakikalar dakikaları kovaladı, saatler geçmeye başladı, ama henüz kelebeğin küçük bedeni o delikten çıkmadı. Sanki, kelebek dışarı çıkmak için çaba harcamaktan vazgeçmiş gibi geldi adama. Kelebeğin elinden gelen her şeyi yaptığını ama kozadan dışarı çıkmayı başaramadığını düşündü. Bu yüzden, kelebeğe yardımcı olmaya karar verdi. Cebindeki küçük çakıyı çıkarıp, kozadaki deliği bir cerrah titizliğiyle büyütmeye başladı. Böylece, bir-iki dakika içinde kelebek kolayca dışarı çıkıverdi. Fakat bedeni kuru ve küçücük, kanatları buruş buruştu. Adam kozadan çıkmış kelebeği izlemeye devam etti. Çünkü kelebeğin kanatlarının az sonra açılıp genişleyeceğini, böylece narin bedenini havada taşıyabileceğini umuyordu. Ama bunlardan hiçbiri olmadı. Kelebek, hayatının geri kalanını kurumuş bir beden ve buruşmuş kanatlarla yerde sürünerek geçirdi. Ne kadar çabalarsa çabalasın, asla açılamadı. Adamın bütün iyi niyetine ve yardımseverliğine rağmen anlayamadığı şey şuydu: Kozanın kısıtlayacağı ve buna karşılık kelebeğin daracık bir delikten dışarı çıkmak için göstermesi gereken çaba, kelebeğin uçuşu için lazım olan şeylerdi.
İYİMSERLİĞİN GÜCÜ Bir okul müdürü, yeni başlayan bir eğitim-öğretim yılının ilk kurul toplantısında öğretmenlerine şöyle seslenir: "Arkadaşlar bu yıl son sınıflarda çok özel bir sınıf oluşturdum. Not ortalamaları yüksek, zeki öğrencileri 8-A sınıfına topladım. O sınıfta dersi olan arkadaşlar bu konuya dikkat etsinler." Ders yılı biter sene sonu öğretmenler kurulunda sınıfların başarı durumları değerlendirilirken, 8-A sınıfı öğrencilerinin başarılı yüksek not aldıkları görülür. Müdür, öğretmenlere bu başarının sebebini sorar. Öğretmenlerden biri, okul müdürüne sene başındaki sözlerini hatırlatır ve sınıfın zeki öğrencilerden oluştuğunu söyler. Müdür gülümser ve herkesi şaşırtan şu cümleyi söyler: "8-A sınıfını kura ile oluşturdum. Sanıldığı gibi notu yüksek ve zeki öğrencilerden meydana getirilmedi." Bu defa öğretmenler, o sınıfa dersi olan öğretmenlere bakar. Öğretmenlerden biri: "O sınıfa branşında daha başarılı olan öğretmenler gönderildi." "Hayır" der müdür , "O sınıfa derse giden öğretmenleri de kura ile belirledim." Herkes şaşırır. Bu durum karşısında öğretmenlerden biri, okul müdürüne, bu başarıyı kendisinin neye bağladığını sorar. Okul müdürünün cevabı şaşırtıcıdır: "İyimserlik ve olumlu düşünme. Siz 8-A' daki öğrencileri çalışkan ve zeki kabul ettiniz. Öyle davrandınız. Dersleri daha özenli anlattınız. Not verirken iyimser oldunuz ve başarı ortaya çıktı."
HEMEN KARAR VERMEYİN... Köyde yaşlı bir adam varmış. Çok fakir. Ama kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki; kral at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için, bir dost... İnsan dostunu satar mı" dermiş hep.. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış. "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler. İhtiyar "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. Sadece 'At kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler. "Babalık" demişler. "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç. Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama, içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara: "Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar: "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş. "O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkan yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."
CESUR OL ÖZELLİKLE HATA YAPARKEN! Bir bilim adamının tıp konusunda yeni ve çok önemli buluşları olmuştu. Kendisiyle röportaj yapan gazeteci sordu: "Ortalama bir insandan nasıl daha yaratıcı bir insan olduğunuzu anlatır mısınız bize?" Bilim adamı "İki yaşındayken annemin yaşadığı bir deneyim nedeniyle" diye yanıtladı gazeteciyi. Sonra açıkladı: "Buzdolabından süt şişesini almaya çalışırken, şişe elimden kayıp yere düşmüş ve ortalık süt gölüne dönmüştü. Annem mutfağa geldiğinde, bana bağırmak, söylenmek ya da cezalandırmak yerine, 'Robert, ne kadar güzel bir hata yaptın! Daha önce bu kadar büyük bir süt gölü görmemiştim. Evet, olan olmuş. Şimdi birlikte burayı temizlemeden önce biraz yerdeki sütle oynamak ister misin?' dedi. Ben de eğilip, oynadım yere dökülen sütle. Birkaç dakika sonra annem, 'Robert, böyle bir şey yaptığında, bunu senin temizlemen ve her şeyi eski haline getirmen gerektiğini biliyor musun? Bunu nasıl yapmak istersin? Bir sünger mi kullanalım, bir havlu ya da bez mi? Hangisini istersin?" dedi. Ben süngeri seçtim ve birlikte yere dökülen sütü temizledik. Daha sonra annem: 'Biliyor musun burada yaşadığımız olay, senin iki minik elinle bir süt şişesini taşıyamadığın kötü bir deneyimdi. Şimdi arka bahçeye çıkalım ve şişeyi suyla doldurup, senin dolu bir şişeyi düşürmeden taşımanı sağlayalım' dedi. Böylece şişeyi boğazından iki elimle tutarsam, düşürmeden taşıyabileceğimi öğrendim. Ne kadar güzel bir ders değil mi? Daha sonra, o anda bir hata yaptığım zaman bundan korkmamam gerektiğini öğrendim. Yapılan hataların yeni bir şeyler öğrenmek için çok güzel olanaklar olduğunu anladım. İşte bilimsel araştırmalardaki deneyler de bu temele dayanır zaten. Bir deney başarısız olsa bile, o deneyden çok değerli bilgiler elde edilir.
ÇİZGİYİ UZATMAK ... Öğretmen sınıftaki zeki aynı zamanda kıskanç öğrenciye sordu: "Niçin arkadaşlarını çekemiyor, onların yaptıklarını bozup kavga ediyorsun?" Öğrenci: "Çünkü onların beni geçmelerini istemiyorum, en iyi ben olmalıyım." dedi. Öğretmen, masasından kalkıp eline bir parça tebeşir aldı ve 25 cm. uzunluğunda bir çizgi çekti, öğrencinin yüzüne bakıp: "Bu çizgiyi nasıl kısaltırsın?" diye sordu. Öğrenci bir süre bu çizgiyi inceleyip, içinde çizgiyi birçok parçaya bölmekte olan birkaç cevap verdi. Öğretmen cevapları kabul etmedi ve yere ilkinden daha uzun bir çizgi çekti. Öğretmen: "şimdi birincisi nasıl görünüyor" diye sordu. Öğrenci: "Daha kısa" dedi, başını eğdi. Öğretmen: "Bilgini ve yeteneklerini arttırarak, kendi çizgini Uzatman, rakibinin çizgisini bölmeye çalışmandan daha iyidir." dedi.
BALTAYI BiLEMEK Bir zamanlar gür ağaçlarla dolu bir ormanda iki oduncu ağaç kesiyorlardı. Birisi sabahları diğerinden çok daha erken kalkıyor, ağaçları kesmeye başlıyor, bir ağacı devirir devirmez hemen ötekini kesmeye başlıyordu. Dinlenmediği gibi, öğle yemeği için bile kendine zaman ayırmıyordu. Akşamları ise arkadaşı eve döndükten sonra bile çalışmalarını sürdürüyordu. ikincisi ise, ağaç keserken zaman zaman dinleniyor, öğleyin güzelce karnını doyuruyor, akşamüzeri de evine dönüyordu. Bir süre sonra, ikisi de kestikleri odunları ayrı ayrı dizmeye başladılar. Sonuç şaşırtıcıydı. ikinci oduncu, çok çalışan arkadaşından neredeyse iki kat daha fazla odun kesmişti. Çok çalışan adam, hayretler içinde: "Nasıl olur, anlamıyorum?" dedi. "Ben senden daha çok çalıştım halbuki..." Öteki oduncu, gülümseyerek açıkladı: "Ortada anlaşılmayacak bir şey yok. Doğru, sen durmadan çalıştın, ben ise arada oturup dinlendim. Dinlenirken, bir yandan da baltamı biledim. Baltası keskin olunca, insan daha az çabayla daha çok odun kesebiliyor."
ALIŞKANLIKLAR Thomas Cook bir araştırma gezisi sırasında Atlas Okyanusu'nun ıssız bir yerinde milyonlarca kuşun havada çığlıklarla, daireler çizerek uçtuğunu görür. Kulakları sağır edecek kadar yüksek sesle çığlıklar atan kuşlardan yorulanlar, okyanusun dev dalgaları arasında kendilerini atarak intihar etmektedir. Bu olayı yıllar boyunca birçok balıkçı görür, birçok bilim adamı araştırır. Kuş bilimcileri yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bir noktada birleştiklerini keşfederler; ancak intihar etmelerinin nedenini bir türlü çözemezler. Yıllar süren araştırmalar sonucunda, bu trajik olayın yaşandığı yerde bir ada olduğunu; kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu adanın bir deprem sonucunda okyanusa gömüldüğünü bulurlar. İnsanların yokluğunu bile fark etmedikleri ada, kuşlar için göç yollarının vazgeçilmez bir durağıdır ve kim bilir belki de binlerce yıldır alışkanlıkla bilmektedirler adanın yerini. Binlerce kilometrelik yolculuktan sonra çığlık çığlığa aradıkları adayı bulamayınca, yorgunluktan bitkin bedenlerini okyanusun sularına bırakmaktadırlar.